Reklam
Reklam
Kendine bir yer edinemeyenlerin türküsü
Elif Avcı

Kendine bir yer edinemeyenlerin türküsü

Bu içerik 1614 kez okundu.
Reklam

Birer birer eksilen takvim yaprakları, kısalan günlerin arkasını toplayan uzun geceler, sandaletlerin yerini alan kalın tabanlı ayakkabılar ve uzayan geceleri bekleyen yağmurlarla iyiden iyiye geldi sonbahar. Yaprakların yeşilden sarıya çaldığı Eylül ayına değil de, yaşamın köşe başlarına ufak tefek kelimeler gizlemeyi başarmış insanları, sararan yapraklara katıp teker teker döken Ekim ayına yüklüyorum sonbaharı. Yaşamın sonuyla dolup taşmış Ekim’e. Kelimelerinin peşinden sürüklendiğim çok insanı götürdü Ekim. Toprağa bırakılacak taze tohumlara yer açmak ister gibi, yaşamı doldurup doldurup yüreklerimize sunan çok insanın sesini kıstı. Bu yüzdendir, bir baharın yahut bir yaşamın sonu hep Ekim kokar takvim yapraklarında.

Henüz yarısına bile gelmediğimiz Ekim ayının 13’üncü gününde, yaşanacak koca bir hayatı birkaç kelimeye sığdırıp, kendini boşluğa bırakan bir kadından bahsetmek istiyorum bugün. Yitirilmiş kelimelerin arasında en acılısını fısıldayan kadından. 1977-1987 yılları arasında yazdığı şiirleriyle Türk Edebiyatı’ndaki en gizemli şairi olma yolunda ilerlerken, yolun yarısına gelmeyi beklemeden daha 29 yaşında, 1987 sonbaharında Kızıltoprak’taki evinin penceresinden kendini boşluğa bırakan kadından, Nilgün Marmara’dan.

En son, -yine bir Ekim ayında- dışarıda yeri göğü inleten yağmura rağmen bizim için kurulmuş standların içinde kitap satmaya çalıştığımız bir gün anmıştım Marmara’nın adını. Elimizde tuttuğumuz karton bardakların içinde soğumaya yüz tutmuş kahvelerle, Sylvia Plath’ın Günceleri’ne bakarken dilimizden dökülüvermişti Nilgün’ün kısa ama sancılı yaşamı. “Edebiyatın tehlikeli kadınlar üçgeni” diye bir üçgen çizmişti pek kıymetli bir insan. Bir köşesine Füruğ Ferruhzad’ı oturtmuştu. Bir köşesine Sylvia Plath’i ve son kalan köşeye de Nilgün Marmara’yı. “Bu kadınlar” demişti, “Bu kadınlar öyle kolay okutmaz kendini. Bu kadınları okumaya kalkınca acılarını hissederken bulursun kendini.”

Ben Nilgün’ün kelimelerinden korkmadım hiç. Nilgün’ü tehlikeli bulmadım ama acısını hissetim içimde. Manik Depresif  girdabında boğulanlar ordusunun bir neferiydi Nilgün. Düş ile gerçeklik arasında bir şeyler söylemeye çalışmış durmuştu sanki. Cemal Süreya’nın Nilgün’ün ardından “bu dünyayı başka bir dünyanın bekleme odası gibi görüyordu" dediği söylenir. Ama Nilgün, “Hayatın neresinden dönülse kardır” diyerek terketmiş odayı.

Nilgün Marmara 12 Şubat 1958-13 Ekim 1987 

Kendine bir yer edinememekten yakınırdı Nilgün. Öyle ki kendine bir yer edinememenin acısı ona anne olmanın bile kapılarını kapattırmış. “Ben babamın yuvarladığı çığın altında kaldım” diye bahsetmişti bu ölümle hayat arasına sıkıştırdığı yaşamdan. Bir babanın yuvarladığı çığın altında kalmak ne demek bilmez herkes. Bir babanın kapattığı kapıları açmaya çalışmak , hayatın her anında arkanda dolaşacak bir gölgeyle savaşmak ne demek bilmezler. Nilgün, bu savaştan yorulmuştu belki de. Belki de “Güçsüz insanlar ordusuna bir nefer daha kazandırmak istemiyorum” çığlıklarıyla anne olmaktan kaçıran şey, üçgenin diğer bir köşesi olan Sylvia Plath’ti. Belki de ölümünü dahi örnek aldığı Plath, güçsüz insanlar ordusuna iki nefer bırakıp gitti diye istemedi anne olmayı.

Halbuki Nilgün de Sylvia da çok güçlü kadınlardı. Onlar sadece, Nilgün’ün de dediği gibi rengin değil, ara rengin peşindeydiler. Bir de manik depresiftiler. Hastaydı Nilgün. Tedavi olması gerekiyordu. Doktor okumayı da yazmayı da bırakacaksın demişti, o çareyi doktordan kaçmakta bulmuştu. Bir yandan depresyon, bir yandan manik depresif girdabı, ellerini gökyüzüne kaldırıp kuşlara erişmeye çalışan kadından “Pek az zamanı kaldı bu zora koşulmuş bedenimin, Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi…” dizelerinin dökülmesine neden olmuştu. Boğaziçi Üniversitesi’nin koridorlarında anlamaya çalıştığı Sylvia Plath’i benimsediği kadar benimseyemedi yaşamı. Oysa şimdi bunları duysa hiddetle dururdu karşımda. Çünkü yaşamdan bir alacağı daha kalmadığına inanıyordu Nilgün. Bu yüzden kısacık ömrünün son kışından şu cümleleri kalmıştı geriye “Ey, iki adımlık yer küre/Senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!”

Yaşamı anlamaya ve anlamlandırmaya başladığım zamanlardan bu yana hep kelimelere sığındım. Dize olmuş, cümle olmuş, sayfaları doldurmuş kelimelere… Kelimelerin arasında bir yol bulmaya çalıştım durdum. O yolu ararken büyüdüm. Sonra “Kahkahaları insanları ürküten” bu kadınla tanıştım. Kendime bir yer edinemediğim her gece, yüzümü Nilgün Marmara’ya çevirdim. Şen kahkahaları yeri göğü inleten bu kadın, senelerce kendi şiirlerinde kendi ölümünü tasarladı. Sonu ölüme varacak olan yolunu sıkıntıları da, kuşları da, böcekleri de sevdiği şiirleriyle ördü. Sonra bir gün, bir Ekim gününde, Kızıltoprak’taki evlerinin hiç kullanılmayan penceresinden sessiz sedasız bıraktı kendini. Çığlık atmadı, dönmek istemedi, yardım istemedi. Ölümü kulaktan kulağa, sessizce öğrenildi. Bize göre yaşanmamış bir hayatın dramatik sonuydu bu. Ona göre ise “Çok kullanılmış bir zamanın gözlerini kapatmak.”

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Beşiktaş'ta transfer tamam
Beşiktaş'ta transfer tamam
Pentagon El Adnani'nin ölümünü doğruladı
Pentagon El Adnani'nin ölümünü doğruladı