NAZIM'IN ROBOSKİSİ
Muzo

NAZIM'IN ROBOSKİSİ

Bu içerik 774 kez okundu.

 

 

Savaş,

Ölmenin umurlarında olmadığı ve ölenlerin taraflarında hiç mi hiç saygı görmediği kişilerin çıkardığı bir vahşettir.

Fil dişinden kalelerde yaşayanların çıkardığı ve mazlum halk kitlelerinin öldürülmesi ile son bulan bir vahşet.

Bir kaç serserinin kendi dünya çıkarları ve geri alınmaz efelik sözlerinin eseri.

Nereden bakarsan bak savaşı çıkaranlar ile savaşta ölenlerin aynı kişiler olmadığı gerçeğidir bu vahşet.

Ve ne yazık ki gariban halk yığınlarının ölmesi savaşı durduracak mahiyette değildir.

Oysa savaşın çıkması bazen baştaki bir züppenin öldürülmesi ile başlayabiliyor. Bu bazen topyekun bir insanlığın ölümüne yol açacak dünya savaşına da dönebiliyor.

 İşte tam da böyle bir adaletsizlikte çocuklar öldürülmüştü Hiroşima'da.

Gökyüzünden yeryüzüne inen bir ateş topunun giderek genişlemesi. Toz, duman, ateş, çocuklar ve ölüm. Yanmış çocuklar, ölmüş çocuklar.

İşte o çocuklara bir şiir yazıyordu bizim vatan haini! şairimiz.

Kağıt gibi bir küçük kız olmuştu yanmaların üzerinden yıllar geçmişken. Görünmez bir ölüydü Nazım kapıları tek tek çalan. Kendisi için bir şey istediği yoktu oysa. Tek isteği şeker de yiyebilsindi çocuklar. "Çalıyorum kapınızı, teyze, amca, bir imza ver. Çocuklar öldürülmesin, şeker de yiyebilsinler." diyordu. Bir küçük kız çocuğu olmuştu Nazım Hiroşima'da ölen. Önce saçları tutuşmuştu, sonra gözleri kavrulmuştu ve ardından küçük bir kül olmuştu havaya savrulan. Her çocuğun ölümünde kapıları çalıyor Nazım. Hepimizin vicdanına defalarca uğradı. Her ölümde "şeker de yiyebilsinler" diyor gözlerimizin içine baka baka.

Kapılar kapalı vicdanlarımızın.

 İnsan yaşamında o kadar çok yer kaplamış ki savaş denilen vahşet, ekmek kadar su kadar dilimizde dönen.

Çoğu çelişkidir aslında günlük hayatımızda düşüncelerimizin içinde dolaşan, kendini ele veren. "Yaşam savaşı" deriz örneğin.

Birinin varlığı ile diğerinin ölümünü konuşuruz bu anlarda.

Thomas Hobbes'un insan doğasına dönmüş şimdilerde çağdaş devlet kurumlarında yaşam. "İnsan insanın kurdudur" artık. Yalnız ondan ayrılan bir düzeydedir şimdilerdeki anlayış. Yaşamaktan ziyade iktidar olmaktır insanı öldürmeye iten.

Günümüz kadın cinayetlerinden tutun Ortadoğu'daki iç savaşlara kadar, oradan dünyanın diğer biri ucundaki ölümlere kadar. Hepsinde bir iktidar olma, paydan büyük olanı değil hepsini alma savaşıdır insanı öldürmeye iten ve birilerini öldüren.

Bu iktidar olma mücadelesi devletlerin kendi aralarındaki mücadeleden kaynaklandığı gibi devlet ile kendi vatandaşı arasında da kaynaklanabiliyor. En kötüsü de budur aslında. Üstelik buna savaş denmez. Çünkü ortadaki koşullar eşit değil. Mutlak sonuç vatandaşın ölümü oluyor burada. 

Bir devletin iktidarı insan ölümünü meşrulaştırır mı peki?

İşte tam da bu sorunun cevabında bir Roboski yaşandı. Daha önce yaşananların bir devamıydı yaşanan.

 Nazım'ı tanıdım Roboski'de. "insan" diyordu Nazım. Çocuk yaşta tüm ölümleri yaşayan, bir tarafta ölmenin diğer tarafta eğlenmenin olduğu bir ülkede, bir dünyada "insan" diyordu Nazım vicdan kapımı çalarak.

Zilan'da öldürülmüş annemin memesine uzanıyordum son bir damla süt için. Uzanmış annem, yatıyor bir sürü insan ve insanların üstüne basa basa yürüyen insanlar. Az sonra karnımda derin bir sızı, sıcak ve kırmızı bir süt ağzımdan akan.

 Başını kaldırıp gökyüzüne "insan" diyordu Nazım.

Kayalıklardan atılan tüm büyüklerimin saklanıyor olmaları bilincinde gökyüzündeki dev kuşları tarıyordum elimdeki sopayla. Munzur'un süt beyaz rengini kana boyayan bu kuşları sevmiyordum hiç. Sırtımda sert bir tekme ve giderek uzaklaşıyordu gözlerimden gökyüzü.

Yeterdi, bu son olsundu artık ve "insan" diyordu Nazım.

Kafam suyun içinde ve kafamı zorlayan annemin narin elleri. Su soğuk ve nefesimi kesiyordu. Yıkanmaktan aciz değildim fakat annemin kafamı zorlayan, zorlayan ve bırakan elleri. Ağlıyordum son susmamdan önce. Ağlamam hepsinin ölümü demekti ve reva görülmüştü bu denli ölüm bana.

"İnsan" diyordu Nazım.

Halepçe'de en sevdiğim koku süzülüyordu burnuma. Oradan genzime ve içime akan derin bir ölüm. Elma kokusunda bir ölümdü gökyüzünden bana reva görülen.

Maraş'ta Allah için öldürülmüştüm henüz  günah nedir bilmeyen yaşımda.

 Halkalı'da otobüsün içinde yanan asker çocuğuydum. Feryadım ve hayallerim vardı yaşamayı bekleyen.

Taş atmanın nasıl bir eğlence olduğunu bilmeden taştan ağır darbeler yedim sırtımdan. Sırtımdan giren ve göğsümden çıkan 13 kurşun. Yediğim kurşunlardan küçüktü yaşım.

Şeker de yemek isterdim ben aslında ama oyuncakları daha çok severdim. Bahçemizde bir demir biterdi her mevsim. Ve demire karşı aşırı bir çekiciliğim vardı benim. Paramparça bir ölümdü son dokunuşumda.

Ve "insan" diyordu Nazım tüm vicdanların kapısını çalarak.

Kapalı kapılar Nazım'ın yüzüne.

     Aralık ayı sonuydu sanırım. Kentin tüm mekanları yeni yıla hazırlanıyordu. Geriye saymaya ramak kalmıştı. Uzanmıştım. Elimdeki kitabı bir kenara bırakıp pencereye doğru gittim. Her yer ve her şey yerli yerindeydi. Kapı çalıyordu ve açacak kimse yoktu. Görecek kimse de. Çünkü ölüler görünmezdi. Kapıyı araladım ve Nazım'dı karşımda duran. Gözleri yorgun, yüzü acı bakıyordu. "Geç kaldım" dedi.

Anlamadım.

"Çocuklar" dedi.

Anlamadım.

"Şeker de yiyebilsinler" dedi ve dizlerinin bağı çözülüyordu ruhunun. Yıllanmış parmakları bir yerlere, bir şeyler yazmanın gerektiğini gösteriyordu.

 "Hiroşima'da öleli oluyor 65 yıl kadar, yedi yaşında bir kızım, büyümez ölü çocuklar" dedi.

Ölü çocuklar büyümezdi artık ve şeker de yiyemezlerdi.

"Roboski'de öleli asırlar oluyor ve büyümez artık 19 çocuk" dedi. Nazım'ı yolcu etmenin vakti gelmişti. Mavi kaplı kitabı dolaba koyup iyice kitledim. Dizlerimin üzerine çöküp tüm gücümle bağırmaya başladım. Küfrediyordum her şeye, herkese.

Nazım kapıyı zorluyor ve "insan" diyordu.

O insan dedikçe ben insanlıktan çıkıyor ve insanlığa küfrediyordum şimdi.

Devlet Nazım'ın çocuklarını öldürmüştü. Ve hiçbir şey olmamış gibiydi yaşananlar. "Kaçakçı" diyordu kimi ölmüş çocuklara,

ülkede milyonları götüren, vergileri kaçıran, kadın ve insan kaçakçılığı yapan onlarcasına, emek sömüren binlercesine rağmen.

Kimi "hak ettiler" diyordu kazandıkları paraları biri bin sayarak. Her gitmede binlerce liraydı kazanılan ve birer aile idi geçindirmek zorunda kalınmış hayaller.

19 çocuk ölmüştü ve 10'dan geriye sayıyordu tüm ülke.

Karanlık bir gece çökmüştü Roboski'nin üzerine.

Nazım gidiyordu bu ülkeden.

Bir şey almadan gidiyordu.

"Nereye gidiyorsun?" dedim arkasından.

Bakmadı yüzüme.

"Ben Roboski'de ölen çocuklarım" dedi.

"Beni öldüren bombalar adaleti de öldürmediyse adalet istiyorum. Benim de hakkım değil mi adalet? Yoksa o kocaman, pahalı bombalarını beni öldürmekte harcadığı için özür mü dilemeliyim devletten?" dedi.

Nazım gideli beş yıl oldu.

Çocuklar artık büyümüyor ve şeker de yiyemiyorlar.

Nazım "insan" diyordu her seferinde ve insanlık onunla sürgüne gitmiş olmalı.

Birer ölü olarak kapıları tek tek çalmanın vakti geldi.

Görünmeyen ölüler olarak tüm kapıları.

Kendimiz için değil sırf "şeker de yiyebilsinler" çocuklar diye.  

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
ahmet özer     2016-12-28 teşekkür ederiz
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Bakanlıktan Vatandaşlıktan Çıkarılacaklar Listesi
Bakanlıktan Vatandaşlıktan Çıkarılacaklar Listesi
Nusr-Et'in 2017 yılı menüsü..?
Nusr-Et'in 2017 yılı menüsü..?