Alt Tarafı Dünyanın Sonu
Mert Yıldırım

Alt Tarafı Dünyanın Sonu

Bu içerik 618 kez okundu.

   Xavier Dolan’ın kendisine ait bir sinema dünyası var. Başlangıçta onun filmleri izleyene yabancı gelse de zamanla filmlerini izlemeye başlıyor sinemaseverler. Dolan’ın son filmi Alt tarafı dünyanın sonu filmi, sonunda ülkemizde vizyona girdi. Başka Sinema olmasa ülkemizde kaliteli sanat filmini vizyonda izleyeme fırsatımız olmayacaktı.  Xavier Dolan’ın filmleri eskiden vizyona girmezdi. Laurence Anyways filmi ülkemizde vizyona girmemişti mesela. Mommy filminde elde ettiği başarıdan sonra başta Cannes olmak üzere aldığı sayısız ödüllerle sinema sektöründe kendini ispatlamış oldu.

Henüz çok genç olmasına rağmen zehir gibi bir zekası var. Hayatta gizli kalmış detayları, güzellikleri filmlerinde öyle güzel bir anda izleyiciye sunuyor ki izleyenler hayrete düşüyor ve o anın ne kadar güzel olduğu aklına geliyor. Mesela son filminde anne karakteri bir piknik anısını anlatıyor. Daha sonra anlatılanlar kesik kesik görüntülerle izleyenin hafızasına yerleşiyor ve şimdilerde unutulan doğal faaliyetlerden birini bize hatırlatıyor bize yönetmen.

Alt tarafı dünyanın sonu filmi ne anlatıyor biraz ondan bahsedeyim sizlere kısaca.

12 yıl sonra sonra ailesini ziyaret edip onlara aids olduğunu itiraf etmeye çalışan Louis Jean Knipper’in (Gaspard Ullied) yaşadığı içsel çalkantılarını anlatıyor. Yıllar sonra görmediği ailesini bir öğle yemeği sayesinde yeniden görme fırsatı bulan Louis Jean, kendi içinde bir sır saklamaktadır. Sırrı ise Aids. Amansız bir hastalığa yakalandığı için yakın bir zamanda öleceğini ailesine bildirmek için oradadır ama bir türlü bunu onlara itiraf edemez.

Yıllar sonra kendi evine dönmenin tuhaf bir üzüntüsünü yaşıyor aslında karakterimiz. Bu üzüntü, yenilmişin ifadesi mi yoksa ölecek olmanın verdiği stresin yansıması mı söylemek güç. 12 yıl boyunca görmediği ailesinden iyice uzaklaşan Louis için orada tekrar ailesiyle bir arada olmak ıstıraptan başka bir şey değildir.

Kız kardeşi Suzanne (Lea Seydoux), annesi (Nathalie Baye) ve öfkeli abisi Antoine (Vincet Cassel), Louis’in bıraktığı gibi kalmamıştır. Zaman onları kendi içinde farklılaştırmış Louis’in hiç tanımayacağı bir hale getirmiştir.

Karakter açısından baktığımızda oldukça farklı bir oluşum görmekteyiz. Ailedekilerin olaylara karşı farklı bakış açıları, düşünceleri söylediklerine yansıyor genel olarak. Lea Seydoux, Suzanne karakterine oldukça uyumlu bir tutum sergilemiş. Filmi izlediğinizde onun gerçekten de bir Suzanne olduğunu fark edebilirsiniz. Odasındayken bir yandan sigara içip bir yandan abisine içini dökmesi aslında bağları kopmak üzere olan bir abi-kardeş bağını tamir ediyordu.

Louis’in annesi rolünü oynayan Nathalie Baye filmin en renkli aynı zamanda en güçlü karakterlerinden birisi. Filmi ayak tutan oyunculuğu sayesinde diyalogları bir an olsun filmde sırıtmadı. Yarı eğlenceli yarı düşünceli bir anneyi oynamak konusunda oldukça başarılı bir performans sergilemiş.

  Antoine rolüyle karşımıza çıkan Vincent Cassel ise filmin en üst kısmında yer alıyor. Öfkeli, kardeşinden intikam almaya meyilli, sürekli her şeye karşı agresif bir tavır takınan Antoine için yıllar sonra Louise’i görmek hiç de iyi olmuyor.

Filmdeki tek gereksiz karakter Antoine’nin karısı rolünü canlandıran Marion Cotillard idi. Kendisine karşı hayranlık besleyen birisiyim ancak bu film için olmasa da olurmuş dediğim bir karakterdi. Kaldırım Serçesi filminde harikalar yaratmış bir isimden bahsediyoruz burada. Kendisi sinema alanında oldukça başarılı ancak bu filmde karakteriyle bağ kuramamış, çok eğreti durmuş diyalogları. Açık konuşmak gerekirse Marion Cotillard’a sönük karakterleri canlandırmak yakışmıyor. Son filmlerinden biri olan Allied’da oldukça başarılıydı mesela. Bu film için yerine başka birisi de oynasa olurmuş. Yine de kendisini görmek filme daha çok aşina olmamızı sağlıyor.

Alt tarafı dünyanın sonu filmini seven olduğu kadar sevmeyeni de var. Özellikle Cannes film festivalinde birçok eleştirmen tarafından yerin dibine sokuldu bu film. Yerilecek kadar çok büyük bir sorun taşımıyor aslında film. Ancak filmin geneline baktığımızda görünmez bir sıkıntı seziliyor. Bunun sebebi gereksiz diyaloglardan kaynaklanıyor.

Filmin senaryosu bir tiyatro metninden alındığı için sözlerin çoğu yapay duruyor oyuncularda. Uzun replikler filmin canlılığın zayıflamasına neden oluyor. Hal böyle olunca izleyici de filmden kopma noktasına gelebiliyor. Film aslında kendi içinde oldukça güzel ancak senaryonun yapaylığı her yere sıçradığı için bir türlü kendini toparlayamıyor.

Gereksiz diyaloglara boğulduğu için izleyeni zaman zaman sıkabilir film. Belki de Louis’in sıkıntısını izleyene de yansıtmak istemiştir yönetmen. Düşünsenize ailenize yakın bir zamanda öleceğinizden bahsedeceksiniz bir yemek masasında. Bunu söylemek o kadar kolay olmasa gerek. Bu noktada karakterin yaşadığı içsel sıkıntılar, tahammülsüzlük, hayattan kopma düşüncesi filmin genel havasına yansıyor.

Zaten karakterlerin her biri bu havadan nasibini alıyor. Sürekli bir içsel gerilim taşıyan bir aileyi seyrediyoruz filmi izlerken. Çoğu zaman birbirine bağırarak konuşan, geçimsiz, birbirine saygısı olmayan bir aile yapısını görüyoruz filmi izlerken. Bir ailenin trajik manzarasını da böylece bize göstermiş oluyor Xavier Dolan.

Filmi güzel yapan noktalardan birisi görüntü yönetmenliğindeki başarı. Her bir sahnenin verdiği mesaj filmin aslında ne kadar büyük bir özenle çekilmiş olduğunu gösteriyor. Özellikle flashback kullanımında oldukça iyi bir başarı göstermiş yönetmen. Diğer güzel yanı ise kullanılan şarkılar. Filmle muhteşem bir uyum sergilemiş şarkılar. Filmi izledikten sonra soundtrack albümünü günlerce dinlemek isteyebilirsiniz şimdiden söyleyeyim. Mommy filmi kadar güzel şarkılar kullanmamış bu sefer ama kendine has bir atmosfer yaratılmış.

Filmin geneline baktığımızda aile içi bir iletişimsizlik görebiliriz. Bu durum modern çağın bir hastalığı mıdır bilinmez ama insanların artık eskisi gibi birbirini anlamadığının izlerini filmde görebiliriz. Yönetmen aile içi gerilimi masaya yatırırken hiç de çekinmiyor hatta bu durumun üstüne gidiyor. Bazı izleyiciler filmin bu yarı psikolojik gerilim havasından rahatsız olabilir. Çünkü Louis’in abisi kendisinden büyük bir öfkeyi taşıyor içinde. Dolayısıyla her cümlesinde, her hareketinde saklandığı bir öfke kıvılcımını ortaya çıkarıyor. Diğerleri de bundan nasibini alıyor tabii.

Oldukça etkileyici bir finalle izleyenleri yerine mıhlıyor adeta Xavier Dolan. Son sahne o kadar anlamlı ki filmi izledikten sonra yönetmenin zekasına hayran kalıyorsunuz. Hayatında yaşadığı çıkmazları, umutsuzluğu ve yok oluşu öyle güzel bir biçimde yansıtmış ki onun için üzülürken buluyorsunuz kendinizi.

Keşke senaryo konusunda çuvallamasıydı. Olayların tek mekanda geçmesinin dezavantajını da yaşıyor olabilir film ancak en büyük sıkıntıyı senaryosundaki boşluklarda yaşıyor. Daha iyi bir film olacakken kendi potansiyelini değerlendirememiş. Gitmenin de kalmanın da bazen hiçbir işe yaramadığını anlamak için bu film izlemek oldukça iyi bir seçenek. Fırsatınız varsa mutlaka izleyin bu filmi. Yıkık dökük senaryosuna rağmen her yönüyle izlenmeyi hak eden bir film.

Öyleyse keyifli seyirler

Filme puanım: 4/5

Email: journalist.mert@gmail.com

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Bakanlıktan Vatandaşlıktan Çıkarılacaklar Listesi
Bakanlıktan Vatandaşlıktan Çıkarılacaklar Listesi
Nusr-Et'in 2017 yılı menüsü..?
Nusr-Et'in 2017 yılı menüsü..?